Seçme Atatürk Resimlerinden oluşan bu videoyu seyrederek üstün bir insanı daha yakından inceleyebilirsiniz.
Etiketler: Seçme Atatürk Resimleri
Ulu önder Atatürk’ün Amerika Büyükelçisi ile birlikte Amerikan Ulusu’na seslenişini mutlaka seyretmelisiniz. Amerikan Büyükelçisi’nin yüzyılın dehasının yanında nasıl da O’nun beden dilini taklit etmeye çalıştığını ve kendine güvensiz olduğunu görmelisiniz.
Muhterem Amerikalılar,
Türk milletiyle Amerikan milletleri ve karşılıklı olduğuna emin bulunduğum muhabbet ve samimiyetin tabii menşei hakkında birkaç söz söylemek isterim.
Türk milleti zaten demokrattır. Eğer bu hakikat şimdiye kadar medeni beşeriyet tarafından tamamıyla anlaşılmamış bulunuyorsa, bunun sebeplerini muhterem sefirimiz Osmanlı İmparatorluğu’nun son devirlerini işaret ederek çok güzel ifade ettiler. Diğer taraftan Amerikan Milletinin kendini hissettiği dakikada istinad ettiği (….) demokrasidir
Amerikalılar bu mevhibe ile mümtaz bir millet olarak beşeriyet dünyasında arzı mevcudiyet eyledi. Büyük bir millet birliği kurdu. İşte bu noktadandır ki Türk milleti Amerika milleti hakkında derin ve kuvvetli bir muhabbet hisseder. Ümit ederim ki bu müşahede iki millet arasındaki mevcut olan muhabbeti kökleştirecektir. Yalnız bu kadarla kalmayacak, belki tüm beşeriyeti birbirini sevmeye ve bu müşterek sevgiye mani olan mazi hurafelerini silmeye, dünyayı sulh ve huzur altına sokmaya medar olacaktır.
Muhterem Amerikalılar,
Temsil etmekle mubayi olduğum Türk milletinin, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin insani gayesi işte bundan ibarettir. Bu yüksek gayede zaten çok yükselmiş bulunan Amerika milletinin, Türk milleti ile beraber olduğundan şüphem yoktur.”
Etiketler: Atatürk'ün Amerikalılara Sesleniş Videosu İzle, Atatürk'ün Amerikalılara Seslenişi
Kim demiş tarih sıkıcıdır diye başlıyor yazımız, okudukça günümüzün medeniyet timsali batılılarının Türkleri pis ve kokulu olmakla suçlayan hatta ülkemize Turkey (Hindi) benzetmesi yaparak aşağılayan kabul edilemez davranışlarının aslında kendi komplekslerinden kaynaklandığını anlayarak güleceksiniz.
Bir daha ki sefere ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse eskiden İngiltere’de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün, 1500′lerde İngiltere’de işler şöyle yapılıyordu:
İnsanların çoğu Haziran’da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran’da hala çok kötü kokmuyorlardı . Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.
Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü.
İngilizce’deki ‘banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın’ (Don’t throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir.
Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce’deki ‘kedi-köpek yağıyor’ (It’s raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu.Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan
İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.
Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır. Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı ‘thresh hold’ (saman tutan); Türkçesi eşik idi.
Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. ‘
Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük’ (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur. Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna ‘yağ çiğnemek’ (chew the fat) adı veriliyordu.
Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu.Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.
Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı . Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında ‘tabak ağzı’ (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.
Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna ‘uyanma’ nöbeti deniyordu.
İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir ‘kemik evi’ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı . Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti ‘graveyard shift’)
denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur (’saved by the bell’) bazıları da ‘ölü zilci’ (dead ringer) olurdu.
Gerçekler bunlar:
Kim demiş tarih sıkıcıdır diye:
Ortaçağda Avrupa’daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı. Kirlilik adeti Amerika’ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ”banyo yapmayı yasaklayan” ya da belirli kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia’ da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.
Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa’da lazımlıkları sokaklara boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü. 1600′lerde İstanbul’a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya’yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim’e taşınmalarına izin verilmişti…
Etiketler: İngiliz Tarihi ve Türk Medeniyeti, tarihte temizlik alışkanlıkları
Ulu önderimiz Atatürk bilgi birikimini bizlerle paylaşmak için bazı eserler yazmış ve bunlar kitaplaştırılmıştır. Çoğu askeri bilgiler içeren bu kitaplara günümüzde biz ulaşamıyoruz. Askeri bilgiler de içerseler Atatürk’ün yazdığı kitapların Milli Eğitim’de yer almasının çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Özellikle de Nutuk’un ilkokul düzeyinden itibaren Türkçe ve Tarih derslerinde parça parça okutulması, günümüzde unutulmaya mahkum edilmeye çalışılan Atatürkçü Düşünce’nin en azından çocuklarımıza ışık tutması açısından önemli olduğuna inanıyorum.
Mustafa Kemal Atatürk, yaşamının her döneminde kitapla bütünleşmiştir. Bu okuma sevgisinin kendisine sağladığı bilgi birikimini zaman zaman yazmaya dönüştüren Atatürk, yaşamının farklı dönemlerinde farklı konularda kitaplar yazmıştır. Yazdıkları gerek güncelliği, gerekse yol göstericiliği açısından bu gün dahi tartışmasız gerçekleri içermektedir. O’nun günümüzde hala geçerliliğini koruması ileri görüşlülüğünün ve akılcılığının göstergelerinden biridir. Mustafa Kemal, özellikle II. Meşrutiyet’in (23 Temmuz 1908) ilanından sonra tüm dikkat ve çalışmasını askerlik üzerine yoğunlaştırılmıştır. O, mesleki bilgileri artıracak yayınların yapılmasını gerekli görüyordu. Bu amaçla mesleğinin ilk yıllarından itibaren askerlikle ilgili birikimlerini aşağıda isimleri belirtilen kitaplarda toparlanmıştır.
1-Tâbiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih
2-Takımın Muharebe Talimi (Almanca’dan çeviri – 1908)
3-Cumalı Ordugâhı – Süvari: Bölük, Alay, Liva Talim ve Manevraları (1909)
4-Tâbiye ve Tatbikat Seyahati (1911)
5-Bölüğün Muharebe Talimi (Almanca’dan çeviri – 1912)
6-Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (1918)
7-Nutuk (1927)
8-Vatandaş İçin Medeni Bilgiler (Manevi kızı Afet İnan adıyla yayımlandı) (1930)
9-Geometri (isimsiz yayımlandı) (1937)
NUTUK
Yurdumuzun parçalanıp, işgal edildiği günlerden başlayarak, Türk tarihinde bir dönüm noktası olan İstiklal Savaşı’nı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatan Nutuk, siyasi ve milli tarihimizin birinci elden, değerli bir kaynak eseridir.
Atatürk’ün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara’da toplanan İkinci Kurultayı’nda 36,5 saat süren ve altı günde okunan tarihi bir hitabeye dayandığı için Nutuk adını almıştır.
Nutuk yalnız geçmiş devrin bir hikayesi olarak dünümüzü anlatmakla kalmayıp, yakın tarihimizden alınan ibret dolu tecrübelerle, milli varlığımızın bugününe de yarınına da ışık tutabilen bir değer taşımaktadır.
Nutuk, milleti ülkenin geleceğini belirleyecek olan milli birlik ilkesi etrafında bilinçlendirip, kenetlendirerek, milli irade ve milli hakimiyet kavramlarının harekete dönüştürülmesi yoluyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşundan Cumhuriyetin ilanına kadar uzanan başarılı bir tarihi akışın hikayesidir.
Karadeniz Vapuru Projesi, Cumhuriyet’in ilanından 3 yıl sonra Atatürk’ün önerisiyle hayata geçirildi.
Türkiye’yi tanıtan çeşitli ürünlerin sergilendiği gemi, 12 Haziran 1926 tarihinde İstanbul’dan demir aldıktan sonra 12 ülkede 16 şehri ziyaret etti. Karadeniz Gemisi, 86 günde 10 bin mil yol katettikten sonra 5 Eylül 1926 tarihinde İstanbul’a döndü.
Karadeniz Gemisi’nin yolcuları arasında 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın oğlu Refi Bayar, Anadolu Ajansı’nın kurucularından Şair Kemalettin Kamu, İstiklal Marşı’nın bestecisi Zeki Üngör, ilk Türk kadın gazetecilerden Bedia Arseven, ilk Türk kadın milletvekillerinden Mebrure Gönenç ve Şair Orhan Veli Kanık’ın babası müzisyen Veli Kanık da yer aldı.
Hareketinin gecikmesinden dolayı eleştirilere maruz kalan Karadeniz, Akbaba Dergisi’ndeki karikatüre de konu oluyor.
1926 Atatürk sabah saat 8.00′de Bursa’dan hareketle Mudanya’ya, buradan da Karadeniz vapuruyla Bandırma’ya gelmişti. Atatürk’ün, Karadeniz vapurunda açılan gezici sergiyi ziyareti ve geminin hatıra defterine yazdıkları:
“Sergi, başarıya ulaşmış bir eserdir. Bende gayet iyi izlenimler meydana getirdi. Sunuş tarzı çok iyidir. Hazırlayıcısını takdir ve tebrik ederim.”
BİR ULUS KENDİNİ TANITIYOR
“Karadeniz: Seyr-i Türkiye” belgeseli, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin, binbir fedakarlıkla Avrupa’nın büyük limanlarına yolladığı seyyar sergi gemisinin ibret verici öyküsünü anlatıyor.
Marsilya Limanı tarihi günlerinden birini yaşıyor. Zaten her zaman hareketli olan liman, bugün sosyetenin akınına uğramış. Beyaz ve ağır ketenlerden dikilmiş “denizci yakalı” elbiseler içindeki güzel kadınlardan hoş bir parfüm kokusu yükseliyor. Şehir Bandosu “Marselyez” marşını son bir kez çalıp zarif bir vals prelüdüne geçerken, saatlerdir heyecanla beklenen gemi, limana doğru süzülüyor. Bembeyaz ve yüksek güverteli, renk renk yüzlerce bayrakla süslenmiş, tek bacalı, yaklaşık 5 bin gros tonluk gemi, limana yanaşıyor.
Rıhtımdaki Fransızlar, gemiye ve geminin çeşitli yerlerine asılmış olan bayrağa bakıyorlar. Güzel tonlu bir kırmızı üzerine bembeyaz bir ay ve yıldızın işlenmiş olduğu görkemli bir bayrak bu. Rıhtımdakiler güverteye baktıklarında ise, küpeşteye dayanmış kendilerini seyreden kadınlı erkekli yolcuları görüyor ve gözlerine inanamıyorlar. Onlar, Türkiye’den yani kendi düşüncelerine göre “Doğu”dan gelen bu gemideki yolcuların bir “Orient esintisi” sunacağını beklerken, karşılarında bambaşka bir görünüm var. Alt ve üst güvertelerden kendilerine bakan, gülen, el sallayan bu “Doğulu” konukların, kendilerinden hiçbir farkı yok. Erkekler koyu renk takım elbise, pırıl pırıl beyaz gömlekler giymiş ve çoğu zarif bir iğne ile süslenmiş boyunbağları takmışlar. Yanlarındaki kadınlar, erkeklerden daha şık. Siyah ağırlıklı ipek ve muslin elbiseler içindeler. İyice dalgalı, “alagarson”a yakın kısalıkta kesilmiş saçları, Marsilya güneşi altında parıldıyor. Gemi uzun ve neşeli tek bir düdük ile Marsilyalıları selamlıyor. Yanları halatla desteklenmiş ahşap merdivenler, gemiden sarkıtılıp rıhtıma yerleştiriliyor. Fransızlar gemiye çıkmaya başlıyor. Bir subay onları sergi salonuna götürüyor. Bir kış bahçesi ile kalabalık bir orkestranın çaldığı salonu geçerek sergi bölümüne gelen ziyaretçiler, hayranlıktan konuşamaz bir şekilde, sergilenen eşyalara bakıyorlar. Türk mavisi sırlı Kütahya çinileri; binbir nakış ve renkli Osmanlı, Yörük, Selçuklu ve Acem halıları; gül, tarçın ve sakız kokulu Hacı Bekir lokumları; yeşim, yakut, firuze gibi değerli taşlarla süslenmiş, tamamıyla elle yapılmış çeşmibülbül, laledan, gülabdan gibi cam ürünleri.
Tarih 21 Ağustos 1926. Fransızların büyük bir hayranlıkla içinde sergilenen ürünleri seyrettikleri, gönderinde ay-yıldızlı bayrak dalgalanan geminin bordasında kocaman harflerle “Karadeniz” yazıyor ve henüz üç yaşına basmış olan genç Türkiye Cumhuriyeti, “yeniden var edilen bir ulus’un neler yapabileceğini herkese göstermek için bu gemiyle Avrupa’nın en önemli limanlarında aylardır” sancak gösteriyor”.
“KARADENİZ: SEYR-İ TÜRKİYE”
Garanti Bankası’nın bünyesinde faaliyet gösteren Osmanlı Bankası Müzesi’ndeki “Karadeniz: Seyr-i Türkiye” belgeselini izlerken insanın hayalinde bunlar canlanıyor. Türkiye’nin ‘kendini tanıtma’ çabasına farklı bir bakış açısı getirecek iki önemli proje sergileniyor müze binasında. Biri “Karadeniz: Seyr-i Türkiye” belgeseli, Atatürk’ün isteğiyle Türkiye’yi Avrupa’ya tanıtmak amacıyla Avrupa limanlarını dolaşan seyyar sergi gemisi “Karadeniz”in maceralarını anlatıyor. Ötekisi, yani “Ulusu Tasarlamak: 1920’ler ve 1930’larda Avrupa Devletleri” sergisi ise, Karadeniz gemisinin rotasındaki Avrupa ülkelerinde, o dönemdeki siyasi rejimleri gösteriyor. Garanti Bankası ve Netherlands Culture Fund’ın sponsorluğunu üstlendiği Karadeniz belgeselinin gerçekleştirilme öyküsü de ilginç.
Hollanda’daki Fatusch firmasında çalışan araştırmacı Eray Ergeç, gazete arşivlerini tararken, 1926 yılında Hollanda’ya gelen bir Türk sergi gemisinin haberini görmüş. Haber, Atatürk’ün isteğiyle, genç Türkiye Cumhuriyeti’ni tanıtmak amacıyla Avrupa limanlarını dolaşan seyyar sergi gemisi Karadeniz’in, Amsterdam limanına gelişini anlatıyormuş. Bu pek bilinmeyen tarihi olayın araştırılmasına zamanla Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Bülent Çaplı da katılmış. İki yıl kadar süren çalışmalar sonunda, Karadeniz gemisinin Avrupa limanlarındaki ziyaretlerini gösteren görüntü, fotoğraf ve belgelere ulaşılmış ve hazırlanan belgeselle belki de tarihin tozlu arşivinde kaybolup gidecek olan bu olay gün ışığına çıkarılmış.
Genel koordinatörlüğünü Gülay Orhan’ın üstlendiği belgeselin koordinasyon çalışmaları için Amsterdam kullanılırken, Bülent Çaplı ile Bülent Özkam çalışmalarını Ankara’dan yürütmüş. Belgeselin senaryosu, Tannur Arat ve Nedim Olgun tarafından kaleme alınırken, “seyir defteri” bölümleri Kaptan Süreyya Gürsu, Celal Esat Arseven ve Orhan Kızıldemir’in anılarından derlenerek hazırlanmış. Emre Irmak’ın özgün müziklerini bestelediği belgeselin yönetmenliğini ise Soner Sevgili yapmış.
SEKSEN ALTI GÜN SÜREN YOLCULUK
Belgeseli izleyenler, Avrupa yolculuğu öncesi Haliç’te üç ay süren özel bir bakıma alınmış Karadeniz gemisinin dümen suyuna kapılıp, tam seksen altı gün süren yolculuğu, sefere katılan sanatçı, gazeteci, milletvekili, öğretmen, müzisyen ve denizcilerden oluşan toplam 285 kişinin, genç Türkiye Cumhuriyeti’ni “dosta düşmana tanıtmak için” nasıl olağanüstü bir çaba gösterdiğini, henüz üç yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti milletvekillerinin buna kaynak bulmak için nasıl çırpındıklarını ibret ve gururla izliyor. Ticaret Vekili Ali Cenani Bey’in meclis kürsüsünde, “Efendiler… Bir ticaret sergisi meydana getirmek kolay bir şey değildir. Bunun yerine bir seyyar sergi teşkilini düşündüm. Seyr-i Sefain’den bir vapur alalım. Mesela Karadeniz Vapuru’nu…” diye başlayan konuşmasının yarattığı ateşi, hummalı çalışmaları ve sonunda Marmara’nın solgun mavi sularını köpürterek yola çıkan beyaz bir geminin, Dolmabahçe’deki bir yatta, mavi gözleri çakmak çakmak, sarışın bir adam tarafından beyaz bir mendil sallanarak nasıl uğurlandığını görüyor. O sarışın adamın daha yedi yıl önce 19 Mayıs 1919’da ülkeyi kurtarmak için Samsun’a böyle bir vapur yolculuğu yapmış olduğunu düşünenler de bir cumhuriyetin nasıl doğduğunu görüp alabildiğine gururlanıyor.
Kaynak :Lemi Özgen SkyLife Dergisi – Şubat 2007
II
KARADENİZ VAPURU
Yıl 1926… Günlerden 12 Haziran… Yer, bugünkü Tophane rıhtımı… Taksilerin yanıbaşında çift atlı faytonların da yolcu bekledikleri görülüyor… Bayraklarla donanmış, beyaz bir vapur harekete hazırlanmakta… Seyr-i Sefain İdaresinin yeni satın aldığı bu Karardeniz gemisi çok önemli bir sefere çıkmak üzere… Üç aya yakın sürecek bu gezide el sanatlarımızdan örnekler ile başta gelen ürünlerimiz tanıtılacak… Ama asıl amaç, Batı Avrupa ülkelerine genç Türkiye Cumhuritiyeti’ni tanıtmak! Bu niyetle düzenlenen sergi seferi boyunca gemi 12 Avrupa devletinin limanlarına uğrayıp üçer beşer gün kalacak…
Kömür almak için gireceği Cezayir’in Bona (sonraki adıyla Anaba) limanını saymazsanız, bakın hangi limanlara uğrayacak; Barcelona, Le Havre, Londra, Amsterdam, Hamburg, Stockholm, Helsinki, Leningrad, Danzig, Gdynia, Kopenhagen, Anvers, Marsilya, Cenova, Napoli…
Her limanda gemimizi gezmek isteyen ziyaretçiler kabul edilecek… Davetler, resepsiyonlar verilecek… Gemideki Riyaset-i Cumhur Orkestrası da konserler verecek… Balolarda görevli zevat ile ziyaretçilerin kaynaşmaları sağlanacak… Cumhuriyet Türkiye’sinin Türkler’i tanıtacak.
Geminin süvarisi, genç yaşına rağmen dirayetli bir denizci olmasıyla ün yapmış olan TOPUZ lakaplı meşhur Lütfi Kaptan… Birkaç yıl öncesine kadar Gülcemal’in süvarisi iken, artık Karadeniz de görev yapıyor. Gemideki genç zabitanın hepsi de özellikle seçilmiş pırıl pırıl genç denizciler… İlerde hepsi birer büyük kaptan olarak Denizyolları’nın gemilerinde kaptanlık, yada idarecilik yapacaklar.
Karadeniz gemimiz ise 1905 Hollanda yapımı. 4.765 gros tonluk. 120 metre boyu, 14 metre eni var. Tam istim tuttuğu zaman 12 mil hız yapmakta. Sergi için baştan sona özel olarak düzenlenip dekore edilmiş.
Yıllarca sözü edilen bu tarihi gezi 86 gün 22 saat sürüyor. İstanbul’da döndüğü gün takvimler 5 Eylül gününü gösteriyor. Toplam 9.981 mil yol kat eden gemi bu uzun sefer boyunca 2.778 ton kömür tüketmiş. Kullandığı tatlı su miktarıda 971 ton.
Bu sergi seferinin Türkiye’nin tanıtılmasındaki payı gerçekten çok büyük oldu. Geminin gittiği her ülkenin basınında Atatürk Türkiye’si hakkında çok güzel haberler çıktı, çok değerli yazarlar yayımlandı. Bu büyük başarıda, Seyr-i Sefain İdaresi’nin de önemli bir payı olduğu asla göz ardı edilmemeli.
Yıllarca iç ve dış hatlarda yolcu taşımaya devam eden KARADENİZ ise 46 yıllık bir gemi oluncaya kadar aralıksız hizmet etti. 50’li yıllarda, ticaret filomuzun yeni satın alınan gemilerle takviye edilmeye başlaması üzerine, 1951 de kadro dışı bırakılarak bir kenara bağlandı. Sonra da sökülmek üzere satıldı.
Günümüzde de böyle bir gemiyi donatıp bu amaçla uzun bir dünya seferine çıkartabilseydik keşke…
Kaynak : İstanbul’un Unutulmayan Gemileri, Eser Tutel
Ek bilgi:
80 yıl önce, Karadeniz gemisi bir “yüzer sergi” haline getirilerek Avrupa seyahatine çıkarılmıştı. Amaç Türkiye’yi Batı’ya tanıtmaktı.
Neler sergilenmiyordu ki vapurda: Tütün, Kütahya çinileri, Hacı Bekir lokumu, Bursa ve Hereke kumaşları… 12 Haziran 1926′da Galata’dan hareket eden gemide Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’da vardı.
İlk olarak Barcelona Limanı’na demirleyen yüzer sergiyi üç gün içinde 11 bin İspanyol gezmişti. Fransa, İngiltere, Hollanda, Almanya da dahil 12 ülkedeki 16 limana uğramıştı Karadeniz gemisi.
86 gün sonra ülkeye dönen gemideki ilginç sergi malzemelerinden biri, hiç kuşkusuz canlı Tiftik keçileriydi!
Etiketler: Atatürk Projeleri, Karadeniz Vapuru ve Atatürk, Türkiye Tanıtımı
MURAT V.
(1840- 1904) Osmanlı padişahıdır, istanbul’da doğdu. Babası Abdülmecit, annesi Şevketza kadındıır. Çocukluğunda çok iyi bir öğrenim görerek yetiştirildi. Genel kültür, edebiyat ve müzik eğitiminde başarı gösterdi. Babasının öldüğü 1861 yılında amcası Sultan Aziz’in tahta çıkması üzerine hareketleri saray adamları tarafından izlenmeye başlandı; yarı tutuklu sayılabilecek bir hayata zorunlu bırakıldı. İnce ve hassas bir kişiliği olduğu için, bu baskı, sinirleri üzerinde derin etkiler meydana getirdi. Oğlu Esat Efendinin öğretmeni olması dolayısıyla tanıştığı Namık Kemal’in ve arkadaşlarının da sevgisini kazandı. Meşrutiyet rejimi isteyen devrin aydınları üzerinde, hürriyetdüşüncelerin uygulanma alanına geçirilmelinde yararlı olacağı izlenimini uyandırmıştı. Bu ilgi zamanla, meşrutiyetçi olarak bilinen Lanselerle gizli yardımlaşma ve destekleme çizgisine kadar ulaştı. Sultan Aziz’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan (1876) bu çalışmalar sonunda büyük bir yorgunluk ve sinir zayıflığına uğradı. Cülusunun haftasında Sultan Aziz’in öldürülmesi ya da intihar etmesi olayı ise bu zayıflığı sara nöbetlerine, bir çeşit delilik krizlerine dönüştürdü. Birkaç kez kendini öldürme girişimlerinde bulundu. Avrupa’dan getirilen doktorlar da, olayların baskısıyla meydana gelen hastalığa çare bulamadılar. Şûrayı Devlet reisi olan Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından yerine kardeşi Abdülhamit II. tahta çıkarıldı, böylece Murat V.’in 93 gün üren padişahlığı son buldu. Annesi ve karılarıyla birlikte Çırağan Sarayına gönderildi. 28 ay burada, zaman zaman iyileşerek, kendi halde yaşadı. Bağırsaklarında başgösteren bir kanama sonucu öldü. Mezarı Yenicami yakıdaki annesi Şevketza Sultanın türbesi yanındadır.
MURAT III.
(1546 – 1595) arasında yaşamış Osmanlı padişahıdır. Manisa’da doğdu. Babası Selim II., annesi Nurbanu Sultandır. Çocukluğu doğduğu şehirde geçti. Devrin ünlü bilginlerinden tarihçi Sadettin Efendiden öğrenim görerek yetiştirildi. Babasının ölümü üzerine (1574) tahta çıktığı zaman Sokullu Mehmet Paşa sadrazamlık görevinde bulunuyor, olgun kişiliğiyle devleti saray entrikalarından uzak tutarak yönetiyordu. Padişah olduğu gece beş kardeşini birden öldürten Murat III.’ün kadınlara aşırı derecede düşkün oluşu, kişiliğini geniş ölçüde etkilemiş; zekâ ve bilgisini kullanma olanağı bırakmamıştı. Kırk haseki kadın ve 400′e yakın cariyeden, 100′ü aşkın çocuğu oldu. Padişahlığı zamanında Yahudi asıllı olan annesi Nurbanu Sultan ile karısı Safiye Sultan arasındaki anlaşmazlık ve rekabet yüzünden saray her türlü olumsuzluk ve kötülüklerin yuvası haline geldi. Yeniçeri ocağı bozuldu, yönetimini sağlayan kurallara aykırı hareketler yüzünden disiplin kalmadı. 12 yıl süren İran seferinde hiç bir başarı elde edilemedi. Ayrıca Batıda Avusturya ile yapılan savaşlarda, Erdel prensi ile Eflâk, Buğdan beylerinin başkaldırmaları üzerine geniş bir cephede çarpışmak zorunda kalındı. Bir yandan savaş, öte yandan padişahın zevk ve sefa âlemlerinin giderleriyle devlet geniş ölçüde para sıkıntısına düştüğü için, piyasaya ayarı düşük sikke sürülerek halkın ve askerin başkaldırmalarına yol açan olaylar çıktı.
Devlet yönetimine ağırlığını koyacak hiç bir girişimde bulunamayan ve savaşta komutanlık görevini üzerine alacak bir kişilik de göstermeyen Murat 3., tahta çıkışının 22. yılında saradan öldü. Ayasofya camü avlusundaki türbede gömülüdür.
Eski ismiyle Lise 2 yeni adıyla 10. sınıf tarih ders notlarının yanında kendinizi sınamanız ve deneme yaparak sınavlara hazırlanmanız için örnek tarih yazılı sorularını paylaşıyoruz. Soruları okuyup daha sonra cevapları kendiniz yapmayı deneyin. Daha sonra www.tarihimiz.tk sitesinde cevapları konu içlerinde arayın. Bu şekilde çok daha fazla gelişeceksiniz.
1-Osmanlı Devleti,16.yüzyıl sonuna kadar geliri giderini karşılayan,hazinesi dolu bir devlet iken,17.yüzyıldan itibaren bütçesi açık veren bir devlet konumuna gelmiştir.Osmanlı bütçesinin açık verme nedenlerini yazınız.
2-Sanayi İnkılabı’ndan sonra Loncalar (esnaf teşkilatı) önemini kaybetmiştir.Niçin?
3-Tımar Sisteminde toprak devletin,işleme hakkı köylünün,vergi sipahinindir.Vergiyi toplamakla yükümlü sipahinin köylüye karşı bir takım sorumlulukları vardır.Sipahinin sorumlulukları nelerdir?
4-Osmanlı Devleti,çiftçinin toprağı işlemeden elde tutmasına veya terk edip şehre göç etmesine izin vermezdi.Bu uygulamanın amaçlarını yazınız.
5-Osmanlı Padişahı İkinci Mahmud ile Ayanlar arasında imzalanan Sened-i İttifak’ın devlet yönetimine ters düşen yönünü açıklayınız.
6-Osmanlı toplum yapısı içinde yer alan “SEYFİYE” sınıfının görevlerini yazınız.
1. Osmanlı Devleti dışarıdan aldığı borçları ödeyemeyince, alacaklı devletler Osmanlı Devleti’nin maliyesini denetlemek için bir yönetim kurmuşlardır.
Böyle bir yönetimin kurulması, Osmanlı Devleti’nin aşağıdaki özeliklerinden hangisinin dikkate alınmadığını gösterir?
A) Anayasal düzene geçmesinin
B) Bağımsız olmasının
C) Merkeziyetçi olmasının
D) Padişahın Halife sanını taşımasının
E) Yabancılara ayrıcalıklar tanımış olmasının
2. Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıta üzerinde uzun
süre egemenlik kurmuş olması bu imparatorluğa,
I. stratejik bakımdan önemli konumda olma,
II. farklı din ve milletlerden çok sayıda kişiyi barındırma,
III. merkeziyetçi sistemi benimseme
özelliklerinden hangilerini kazandırmıştır? www.teknolojiweb.net
A) Yalnız I B) Yalnız II C) I ve II
D) II ve III E) I, II ve III
3. Osmanlı Devleti’nde Has ve Zeamet topraklarının aşağıdaki özelliklerinden hangisi, bu toprakların “maaş karşılığı” olarak verildiğinin en güçlü kanıtıdır?
A) İşlenmeyen toprakların geri alınması
B) Devlete asker yetiştirilmesi sağlaması
C) Gelirin fazla olması
D) Mülkiyetinin devlete ait olması
E) Rütbe ve derecelere göre verilmesi
4. Osmanlı Devleti’nde divan üyelerinden bazıları şunlardır:
I. Veziriazam
II. Vezir
III. Defterdar
IV Nişancı
V Kazasker
Bunlardan hangilerinin sayısı, sınırların genişlemesine paralel olarak artırılmıştır?
A) I, II ve III B) II, III ve V C) II, IV ve V
D) I, III ve V E) III, IV ve V
5. Osmanlı Devleti uzun yıllar üç kıta üzerinde hâkimiyet kurmuş birbirinden farklı dili konuşan ve farklı inançlara sahip olan milletleri bünyesinde tutabilmeyi başarmıştır.
Bu durumun gerçekleşmesinde aşağıdakilerin hangisinin etkisinden söz edilemez?
A) Halkın geleneklerinin değiştirilmemesinin
B) Devletin saltanat ile yönetilmesinin
C) Dini inançlara saygı duyulmasının
D) İnsanların haklarının korunmasının
E) Halka adaletle davranılmasının
6. XIX. yüzyılda, Avrupa malları Osmanlı iç pazarlarına girmiş; diğer yandan hammadde ihracatı yoğunluk kazanmıştır.
Bu bilgiye dayanarak aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılabilir?
A) Gümrük vergileri artmıştır.
B) Yerli mal üretiminin ekonomideki payı azalmıştır.
C) Hammadde fiyatları düşmüştür.
D) Osmanlı parası değer kazanmıştır.
E) Tüketim maddesi çeşitlerinde azalma olmuştur
7. Osmanlı Devleti’nde görülen;
I. Ekonominin tarımsal üretime dayanması
II. Miri arazinin bir kısmında tımar sisteminin uygulanması
III. Kentlerde ticari etkinliklerin lonca teşkilatınca denetlenmesi
Uygulamalarından hangilerinin, Avrupa’da yaygın olarak görülen derebeylik sistemine benzer durumun oluşmasını engellediği savunulabilir?
A) Yalnız I B) Yalnız II C) I ve II
D) II ve III E) I, II ve III
8. Mukataa; geliri iltizam yoluyla doğrudan hazineye giden arazidir. İltizam alan kişiye mültezim adı verilmiştir. Bunlar devlete ödedikleri peşin vergiyi salyaneli eyaletlerden toplarlardı.
Yukarıdaki açıklamaya göre, XVII. Yüzyılda zengin tımarların mukataalı araziye dönüştürülmesi aşağıdakilerden hangisi ile açıklanabilir?
A) Yeniçeri isyanlarının artmasıyla
B) Sosyal hizmetlerin düzenli hale getirilmesiyle
C) Hazine gelirlerinin azalmasıyla
D) Tarımsal üretimin artırılmasıyla
E) Sanayileşmeye önem verilmesiyle
9. Osmanlı Devleti’nde temel hukuk kuralları İslam dininin koyduğu ilahi hukuk kurallarıydı ve değişmezdi. Bu hukuk kuralları ile çelişmemek şartı ile padişaha sınırsız bir kural koyma yetkisi tanınmıştı. Bu kurallar örfe dayanıyordu.
Bu bilgiye dayanarak,
I. Osmanlı ülkesinde tek geçerli hukuk İslam hukukudur.
II. Osmanlı Devleti’nde padişah yasama gücünü kullanmıştır.
III. Osmanlıda geçerli olan hukuk kurallarının tamamı ilahi kaynaklıdır.
yargılarından hangisine ulaşılabilir?
A) Yalnız I B) Yalnız II C) Yalnız III
D) I ve II E) II ve III
10. Osmanlı Devleti’ndeki uygulamalardan bazıları şunlardır:
I. Ülkenin, devleti yöneten aile bireylerinin malı sayılması
II. XVI. Yüzyılın sonuna kadar, şehzadelerin devlet yönetiminde deneyim kazanmaları için sancaklara vali olarak gönderilmesi
III. Ölen hükümdarın yerine tahta geçme hakkının, hükümdarın erkek çocuklarına ait olması.
IV. XVII. Yüzyıldan itibaren, tahta geçme hakkının devleti yöneten ailenin en yaşlı erkeğine verilmesi
Bu uygulamaların hangilerinde, taht kavgalarını önleme amacı vardır?
A) Yalnız I B) Yalnız II C) Yalnız IV
D) I ve III E) II ve IV
11. Külliye, tahrir defteri, narh ve ihtisap ağası kavramlarını açıklayınız.
12. Divan-ı Hümayun üyeleri kimlerdir? Bu üyelerin görevleri nelerdir?
13. Şura-ı Devlet’ in görevleri nelerdir?
14. Kapitülasyonların Osmanlı ekonomisi üzerindeki etkilerini açıklayınız.
15. Kalemiye sınıfı kimlerden oluşmaktadır? Görevleri nelerdir?
Osmanlı Veraset Sistemi:
1. I. Şehzadelerin sancağa çıkması
II. Ülkenin hanedan üyeleri arasında paylaşılması
III. Ekber ve Erşed sisteminin getirilmesi
IV. Saray kadınlarının yönetime katılması
V. Devşirme sisteminin uygulanması
Yukarıdakilerden hangilerinin Osmanlı Veraset Sistemi ile ilgili olduğu söylenemez?
A) I ve III B) II ve IV C) III ve V
D) IV ve V E) I ve II
taht kavgalarını önleme amacı:
2. Osmanlı Devleti’ndeki uygulamalardan bazıları şunlardır:
I. Ülkenin, devleti yöneten aile bireylerinin malı sayılması
II. XVI. yüzyılın sonuna kadar, şehzadelerin devlet yönetiminde deney kazanmaları için sancaklara vali olarak gönderilmesi
III. Ölen hükümdarın yerine tahta geçme hakkının, hükümdarın erkek çocuklarına ait olması
IV. XVII. yüzyıldan itibaren, tahta geçme hakkının devleti yöneten ailenin en yaşlı erkeğine verilmesi Bu uygulamaların hangilerinde, taht kavgalarını önleme amacı vardır? A) Yalnız I B) Yalnız II C) Yalnız IV
D) I ve II E) II ve IV
3. Osmanlı Devleti’nde çift bozan vergisi toprağı boş bırakan veya terk eden köylülerden alınırdı.
Buna göre, aşağıdakilerden hangisinin bu vergi ile sağlanmak istenen amaçlardan biri olduğu söylenemez?
A) Tarımsal üretimin sürekliliğini sağlamak
B) İç göçü denetim altına almak
C) Mültezimlerin halka baskı yapmasına engel olmak
D) Üretim-tüketim dengesinin bozulmasını önlemek
E) Vergi gelirlerinin düşmesini engellemek
4. 1856 yılında yayınlanan Islahat Fermanının aşağıdaki maddelerinden hangisi azınlıklara siyasal haklar tanındığını gösterir?
A) Azınlıklar şirket ve banka kurabilecek
B) Hıristiyanlar İl Genel Meclisine üye olabilecek
C) Patrikhane ıslah edilecek
D) Azınlıklara da can, mal, ırz güvenliği sağlanacak.
E) Azınlıklar da memur olabilecek
5. XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde,
I. demiryolları yapımına önem verilmesi,
II. telgrafın kullanılmaya başlanması,
III. bazı malların ticaretini yerli ve yabancı tüccarlara yasaklayan tekel sisteminin Balta Limanı Antlaşması’yla kaldırılması
gelişmelerinden hangilerinin, merkezi yönetimin güçlendirilmesine yardımcı olduğu savunulabilir?
A) Yalnız I B) Yalnız II C) I ve II
D) II ve III E) I, II ve III
6. Aşağıdakilerden hangisi Osmanlı Devleti’nde doğrudan merkeze bağlı eyaletlerin özelliklerinden biridir?
A) Dirlik Sistemi uygulanmıştır.
B) Yöneticileri yerli halktan seçilmiştir.
C) Salyane denilen bir vergi öderlerdi.
D) içişlerinde serbest dışişlerinde devlete bağlı olmuşlardır.
E) Vergiler iltizam yöntemiyle toplanmıştır
7. Tımar; yıllık vergi geliri 3.000 ile 20.000 akçe arasında olan dirlikler olup genellikle askerlere ve memurlara verilirdi. Tımar sahipleri kendilerine verilen topraklarda oturmak ve asker yetiştirmek zorundaydılar. Bunlar bayındırlık ve güvenlikten de sorumluydular.
Bu bilgilere bakılarak, aşağıdakilerden hangisinin Tımar sisteminin yararlarından biri olduğu söylenemez?
A) Ülke altyapısının geliştirilmesi
B) Araziden daha iyi faydalanılması
C) Ordunun giderlerinin azaltılması
D) Yeniçeri sayısının artırılması
E) Asayişin sağlanması
8. Fatih döneminde, merkez teşkilatında Türkmen beylerinin etkinliği azaltılıp devşirme sistemiyle yetişmiş devlet adamlarına yer verilmiştir.
Yönetimdeki bu uygulamanın temel nedeninin aşağıdakilerden hangisi olduğu savunulabilir?
A) Osmanlı ailesinin yönetimdeki egemenliğini güçlendirmek
B) Devlet adamlarını sistemli şekilde yetiştirmek
C) Yetişmiş devlet adamlarından yararlanmak
D) Hanedan içinde devşirme kökenli yöneticilerin etkinliğini artırmak
E) Yönetim kademelerini bütün din mensuplarına açık tutmak
9. Osmanlı Devleti’nde Has ve Zeamet topraklarının aşağıdaki özelliklerinden hangisi, bu toprakların “maaş karşılığı” olarak verildiğinin en güçlü kanıtıdır?
A) İşlenmeyen toprakların geri alınması
B) Gelirin fazla olması
C) Mülkiyetinin devlete ait olması
D) Devlete asker yetiştirilmesi sağlaması
E) Rütbe ve derecelere göre verilmesi
10. Aşağıdakilerden hangisi, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir yönetim birimidir?
A) Ocaklık B) Sancak C) Yurtluk D) Has E) Tımar
11. Tedris, ehl-i hibre, kapan hanları, ve çaşnıgir kavramlarını açıklayınız.
12. Sanayi İnkılabının Osmanlı Devleti üzerindeki etkileri nelerdir?
13. Kadı ‘ nın görevleri nelerdir?
14. XIX. yüzyılda merkez teşkilatında yapılan değişiklikler nelerdir?
15. Cemaat ne demektir? Osmanlı Devleti’nin cemaat idareleri hakkında kısaca bilgi veriniz.
Etiketler: 10. Sınıf Tarih Sınav Soruları, 10. Sınıf Tarih Testi, 10. Sınıf Tarih Yazılı Soruları
9. Sınıf lise öğrencilerine Tarih dersinde yardımcı olması için bu yazılı sorularını yayınlıyoruz. Bunlara çalışarak sınavlarınıza hazırlanabilir, konuları pekiştirip üniversiteye hazırlanırken rahat edebilirsiniz.
1. Tenkit Nedir. Kaç Aşamada Yapılır.?
2. Rumi takvimin kabul edilme sebepleri nelerdir.?
3. Cilalı taş devri Anadolu yerleşim birimlerini belirtiniz.?
4. Frig devletini kim nerede kurmuştur.?
5. .Selevkoslar zamanında kurulan ulusal krallıklar hangileridir.?
6. Kutluk devletini hangi Türk boyları yıkmıştır belirtiniz.?
7. Türkler askeri bakımdan hangi milletleri etkilemişlerdir.?
***********************************************************************
1. Sigilografi, onomatoloji, epigrafya;bilimlerini birer cümle ile açıklayınız.?
2. Cilalı taş devri Anadolu yerleşim birimlerini belirtiniz.?
-Çayönü ,çatalhöyük ,sakçagözü
3. Hititlerde kral hangi yetkileri elinde bulundurmakta idi.?
- Başkomutan , Başrahip ,Başyargıç ‘lık görevlerini elinde bulundurmuştur.
4. Bizans imp.luğu nasıl kurulmuştur.?
Roma imp. B. Teodosyus ülkeyi iki oğlu arasında paylaştırdı.Kendisi’nin ölümü ve kavimler göçünün de etkisi ile Roma ikiye ayrıldı.Doğu da kalan bölüme doğu roma dendi.(başkentinden dolayı)Böylece Bizans imp.luğu kurulmuş oldu.
5 Hammurabi neler yapmıştır.kısaca anlatınız.?
6. İbraniler sanat alanında kimlerden etkilenmişlerdir.?
7. Göktürk devleti neden ikiye ayrılmıştır.?
**********************************************************************************
Tarih biliminin konularını belirtiniz.?
Ay yılı ve güneş yılını tarif ediniz.?
Kadeş savaşının sebebini tarihi ile belirtiniz.?
Lidya devletini kim nerede kurmuştur.?
Persler Anadolu’yu nasıl yönetmişlerdir.?
Sümer devletini yönetenler hangi unvanları kullanmışlardır.?
Göktürk devletini kim nerede kaç tarihinde nasıl kurmuştur kısaca yazınız.?
******************************************************************************
1.Tarih Biliminin Konusunu Belirtiniz.?
2.Tarihte Yer-Zaman,Sebep-Sonuç İlişkisinin Önemini Belirtiniz.?
3.Tarihi dönemler ne demektir .Anadolu’da tarihi dönemler ne zaman nasıl başlamıştır.?
4. Persler Anadolu’yu nasıl yönetmişlerdir.?
5. Fenike kent devletleri hangileridir.Belirtiniz.?
6. Sümer krallarının görevleri nelerdir.?
7. Kutluk devletini hangi Türk boyları yıkmıştır belirtiniz.?
******************************************************************************
1. Tarih Biliminin Tarifini Yapınız.?
2. Rumi takvim hakkında bilgi veriniz.?
3. Cilalı taş devri Anadolu yerleşim birimlerini belirtiniz.?
4. İyon Şehir Devletlerini yazınız.?
5. İskender hangi savaşlarda Persleri yenerek Anadolu’daki varlıklarına son vermiştir.?
6. Sümer devletini yönetenler hangi ünvanları kullanmışlardır.?
7. Firdevsi’nin eserinin adını yazarak konusunu belirtiniz.?
*******************************************************************************
Etiketler: 9. Sınıf Tarih 1. Dönem Yazılı Soruları, 9. Sınıf Tarih Sınav Soruları, 9. Sınıf Tarih Yazılı Soruları
MURAT IV.
(1612-1640) arasında yaşamış olan Osmanlı padişahıdır. İstanbul’da doğdu. Babası Ahmet I., annesi Mahpeyker Kösem Sultandır. Tahta çıkarıldığı zaman (1623) 12 yaşında olduğu için devlet, uzun süre Kösem Sultanın istek ve tutkuları doğrultusunda yönetildi. Rüşvetin ve yolsuzluğun geniş ölçüde arttığı bir ortamda büyük sorumluluk taşıyan devlet görevleri alınıp satılır hale geldi. Ye-
Sıkı bir yönetim kurmakla tanınan Murat IV. (İstanbul, Topkapı Sarayı Müzesi).
niçerilerin disiplinsizlikleri anarşi çizgisine ulaşıyor, toplumun bütün tabakalarında huzursuzluk kol geziyordu. İran şahı, devletin içinde bulunduğu bu zayıf durumdan yararlanarak Bağdat’ı almış; büyük bir Sünnî katliamı yapmıştı. Öte yandan Erzurum valisi Abaza Halil Paşa başkaldırması güçlükle önlenmişti.
Zorba yeniçeriler, sadrazamlığa getirmeyi başardıkları Recep Paşayı diledikleri gibi çeviriyorlar; böylece devletin en sorumlu görev organı yolsuzlukların kaynağı oluyordu. Birkaç kez saray zorbalar tarafından basılmış; padişahın dikkatli ve yatıştırıcı konuşmaları, kişisel tutkularla gözleri dönmüş bulunanlara! yolsuzluk yapanlara fayda etmemişti. Murat IV., 20 yaşına gelinceye dek bu ortamda, bir yandan annesi Kösem Sultanın entrikalarına, öte yandan anarşi hareketlerinin yarattığı hu. zursuzluklara boyun eğdi. Devleti eski güçlü durumuna getirmek için zora karşı zor kullanmayı hedef alarak ilkin sadrazam Recep Paşayı boğdurttu ve ölüsünü taraftarlarına gönderdi. Bu davranışı, kendi içlerine çekilmiş duran iyi niyetli insanların da harekete geçmesine yol açınca, sarayda sipahiler ve ulemayla birlikte ortak bir toplantı düzenleyerek zorbalıkla mücadele konusunda kesin kararlar almayı başardı. Güç dengesi sipahilerin katılmasıyle kendi yönünde ağır basınca, yolsuzlukların elebaşılarını bir bir ortadan kaldırtma cesaretini çekinmeden gösterdi. İstanbul’u sıkı bir yönetim altında tutacak birtakım yasak kararları aldı. Bu kararların uygulanmasında büyük bir şiddet kullandı. Bu kez de toplum, padişahın baskı yönetimi altında kıpırdayamaz duruma geldi.
Murat IV., başkentteki bu hareketlerinin yanı sıra Revan seferine çıkarak Azerbaycan’ı geri almayı başardı. Daha sonra düzenlediği ikinci bir sefer sonunda ise Bağdat’ı geri alarak İranlılarla Kasr-ı Şirin antlaşmasını imzaladı (1639).
İçkiye çok düşkün olduğu için henüz 28 yaşındayken çeşitli hastalıklara yakalanan Murat IV., Osmanlı tarihinde kan döken padişahlar arasında başta gelenlerden sayılır. Sadrazam Bayram Paşa, Şair Nef’i, kardeşleri şehzade Kasım üe şehzade Beyazıt, öldürttüğü insanlar arasındadır. Padişahlığı sırasında devletin güvenliğini koruyacak tedbirlerde başarı gösterdiği halde bu kan dökücü tutumu, köklü bir düzelme fırsatı vermemiş, ölümünden sonra aynı zayıflıklar yeniden toplumun yapısını sarmıştır. Uzun boylu, geniş omuzlu, gücüne güvenen bir insan olan, savaş oyunlarında da büyük ustalıklar gösteren Murat IV. babasının Sultanahmet’teki türbesinde gömülüdür.
Etiketler: 4. Murat Dönemi, Kasr-ı Şirin antlaşması, Osmanlılar, Revan seferi