Osmanlı devleti, Anadolu Selçuklu devletinin özelliklerine benzer bir örgütleme biçimine dayanarak kurulmuştur. Reaya, ulema, esnaf ve savaşçıların meydana getirdiği bir birlik ve bağdaşıklığa dayanan bu yapı içinde, savaşçıların başı olan komutanın (padişah) mutlak bir egemenliği, vardı. Kuruluş güçlendikçe; kendilerine padişahın yardımcıları gözüyle bakılan kapıkulları eliyle devlet işleri yönetilmiş; halktan toplanan vergi ile çeşitli giderler karşılanmıştı. Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar süren birinci dönemde padişahın devlet işlerini yönetirken öngördüğü tedbirler, sonradan gelenek niteliği alarak benimsenmiş ve bu dönemde tam despotik bir yönetim biçimi getirecek kurallar konmuştu.
Padişahın başkanlık ettiği Divan-ı Hümayun, sadrazam, vezirler, kazaskerler, İstanbul kadısı, yeniçeri ağası, nişancı ve defterdardan kurulmuş; has, zeamet, tımar esası ise sosyal yapının temel özelliğini meydana getirmişti. Yıllık 3 000′den 20 000 akçaya kadar olan vergi toplamına timar, 20 OOO’den 100 000′e kadar olanına zeamet, 100 OOO’den yukarısına da has adı verilmiş; tımar, zeamet ve has sahiplerine belli ölçüde asker besleme zorunluğu yüklenmişti.
Öte yandan şehir ve kasabalarda zenaatkârlar, esnaf, tüccarlar lonca adı verilen örgütlerde birleştirilmiş; bunlara çarşı ağası, intisap ağası ya da muhtesip denilen görevlilerin ve kadıların denetiminde ve belli kurallar içinde çalışma özgürlüğü tanınmıştı.
Osmanlı devleti, sosyal ve siyasal nitelikleri temel çizgileri ile belirtilen bu kuruluşlar eliyle XIX. yüzyıla kadar yönetilirken; savaşların ve sınır genişlemelerinin yanı sıra, Osmanlı Türk kültürü ve uygarlığı olarak adlandırılan yeni bir kültür ve uygarhk yaratılmıştır. Önceleri, ilk başkentler Bursa ve Edirne’de Osmanlı mimarîsi özellikleri gösteren eserler XVI. yüzyıla kadar yeni aşamalara ulaşmıştır. Bursa’da Yıldırım Beyazıt ve Çelebi Mehmet’in padişahlık dönemlerinde yapılan camilerle Edirne’de Sultan Murat camii bu eserler arasındadır. Fatih döneminde, İstanbul’da Çinili Köşk yaptırılmıştır. XVI. yüzyılda mimarlık alanında başeserler verilmiş; Mimar Koca Sinan’ın İstanbul’da Süleymaniye, Edirne’de Selimiye camileri Türk incelik ve beğenisinin en muhteşem yapıtları olarak imparatorluğun yükselme döneminin büyüklük ve onu. runu yansıtmışlardır. Bu yüzyıllarda, İbni Kemal, Ebussuut Efendi, Mirim Çelebi, Muvakkit Mustafa, Ahi Ahmet Çelebi, Matrakçı Nasuh gibi bilim adamları yetişmiş; felsefe, tarih ve tıp alanlarında eserler vermişlerdir. Bu dönemde Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın İstanbul’a elçi olarak gönderdiği ünlü astronomi bilgini Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmet tarafından Ayasofya müderrisliğine getirilmiştir. Pirî Reisin denizcilik konusunda yazdığı Kitab-ı Bahriye ile, yeni keşiflere dayanarak düzenlediği dünya haritası ve Seydî Ali Reisin Güney Asya kıyıları üzerine yazdığı EI-Muhit adlı kitabı, coğrafya alanında verilen önemli eserler olmuştur. Ayrıca Emîr Mehmet bin Emîr Hasan el Suudî tarafından hazırlanan Kitab-ı İklimi Cedit adlı eserde de, yeni bulunan kıtalar üzerine bilgi verildiğini bildiren kaynaklar vardır. Öte yandan edebiyat alanında Bakî ve Fuzulî XVI. yüzyılın en büyük iki şairidir. XVIII. yüzyılda mimarlık, dinsel alandan yaşama doğru açılma eğilimleri göstermiş; Bağdat köşkü (1638) gibi çinicilik ve ağaç işlerinin yüksek bir örneği sayılan eserler meydana getirilmiştir. Koçi Bey, Kâtip Çelebi siyaset ve coğrafya alanlarında büyük önem taşıyan eserler vermişler; Nef’î ve Şeyhülislâm Yahya Efendi, dönemin büyük şairleri olarak tanınmışlardır.
XVIII. yüzyıl, Osmanlı kültüründe Avrupa etkilerinin belirdiği ve «Darüttabaatilâmire» adlı ilk basımevinin kurularak Vankulu adlı ilk sözlüğün ve tarih, coğrafya konularında ilk kitapların basıldığı dönemdir. Basılan eserler arasında İbrahim Müteferrika’nın fizik konularını kapsayan Füyuzat-ı Mıknatısiye, Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendinin Marifetna-me ve Jacques Robbes’un Basit Coğrafya öğrenme Yöntemi adlı eserinin çevirisi olan Ki-tab-ı Cihannüma fi Fenni Coğrafya kitapları vardır.Bu yüzyılda yerli endüstrinin de gelişmesini sağlayacak girişimlerde bulunulmuş; rokoko üslubu benimsenerek meydana getirilen Nuruosmaniye ve Lâleli camilerinin yanı sıra yalı ve köşkler de yapılmıştır. Hoca Sadettin Efendi, Naima bilim; Koca Ragıp Paşa, Şeyh Galip edebiyat alanlarında büyük ün yaparak kültür gelişmelerine katkıda bulunmuşlardır. İlk kez bu dönemde Batı’daki teknik gelişmelere kapılar açılmış; başlatılan hareket sonradan Patrona Halil isyanıyle yarıda kalmışsa da; gelişmelerin yolunu açan bu ilk girişimler, kendi tarihsel doğrultuları içinde ağır da olsa sürdürülmüşlerdir. Teknik alanda öğrenim yapan ilkokulların açılması ve Cassini’nin astronomik cetvellerinin Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi tarafından getirilerek Çınarı İsmail Kalfa tarafından çevrilmesi, «Ensab» adı verilen logaritmanın kullanılmaya başlanması da bu dönemdedir.
Çöküşün hızla geliştiği XIX. yüzyılda ise, Rönesans ve klasik Yunan mimarîsine öykünerek yapılan eserlerin (Dolmabahçe sarayı, Mahmut II. türbesi, Mecidiye kasrı) meydana getirilmesine karşılık, düşün alanında yeni bir aşamanın öncüsü sayılabilecek hamleler yapılmıştır.
Tanzimat döneminin getirdiği anlayış, Batının klasik sayılabilecek düşün akımlarını izleyenler tarafından benimsenmiş; tarih, coğrafya, fen bilimleri, felsefe, gazetecilik ve edebiyat alanlarında önemli gelişmeler başlamıştır. Mekteb-i Harbiye (1834), Encümeni Danış (1850), Cemiyet-i ilmiye-i Osmaniye (1860), Darülfünun (1869) gibi kültür kurumlarının açılışları bu yüzyılda başarılmıştır. Hoca İshak Efendi, Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa gibi matematikçiler yetişmiş; Miralay Aziz İdris Beyin iki ciltlik Kimya-i Tıbbî (1869) ve Derviş Paşanın Usul-u Kimya (1869) adlı eserleri bu dönemde basılmışlardır, İsmail Gelenbevî’nin Risaletülkıyas (1869), Sami Paşanın Rumuzu Hikem (1870) adlı mantık kitapları ile Molière, Racine, Hugo gibi klasik Fransız yazarlarının eserlerinden yapılan çeviriler yayımlanmıştır. Gazetecilik alanında Şinasi, Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik önemli çalışmalar yapmışlar: ilk gazete Takvim-i Vekayi (1841) den sonra, Tasvir-i Efkâr (1861), Muhbir (1866), İstanbul (1867), Terakki (1868), İbret (1870), Sabah (1876) gibi gazeteler yayımlanmış; roman, hikâye ve tiyatro edebiyatının ilk örnekleri bu dönemde verilmiştir. Özellikle, Ahmet İhsan’ın 1891 yılında yayımlamağa başladığı Servet-i Fünun adlı derginin, 1896-1901 yıllan arasında, «Servetifünün edebiyatı» diye adlandırılacak bir akımı oluşturması, sonraki yılla, nn Türk edebiyatını etkileyen olay olmuştur.
XX. yüzyılın ilk çeyreğinde edebiyat, felsefe ve dünya görüşünde başlayan ulusal akım ve anlayışları, çökmüş durumdaki imparatorluğun enkazı üzerinde yükselen yeni bir uygarlık hamlesinin ilk çabaları olarak değerle dirmek ve eski uygarlığa bağlamamak gerekir.
Etiketler: Osmanlı Devlet Yapısı, Osmanlı Eserleri, Osmanlı İmparatorluğu sanat ve edebiyat, Osmanlı İmparatorluğunda Kültür ve Uygarlık
OSMAN, HZ.
( ? -656) Üçüncü İslâm halifesi. Mekke’de doğdu. Kureyş kabilesinin Beni Ümeyye (Ümeyyeoğulları, Emevîler) koluna mensuptur. Ticaretle uğraşan ve varlıklı olarak tanınan Osman, İslâmiyeti kabul ettikten sonra Hz. Mu-hammed’in kızı Rukayye’yle evlendi. O sırada Mekke eşrafınca Müslümanlara yapılan ağır baskılardan kurtulmak için Habeşistan’a göç edenler arasında eşiyle birlikte göç etti; bir süre sonra tekrar Mekke’ye döndü ve Hicret yılında (622) diğer Müslümanlar arasında Medine’ye gitti. Ertesi yıl yapılan Bedir Savaşına, eşinin hastalığı dolayısıyle katılamadı, ondan sonraki savaşların çoğuna katıldı.
III. halife Ömer’in (591 ?-644), ölümünden önce halifelik için gösterdiği ve aralarından birinin seçilmesini Müslümanlara tavsiye ettiği altı adaydan biri olan Osman, Ömer’in ölümü üzerine halife seçildi. Halifeliğinin ilk yıllan başarılı geçti; bu dönemde Kuzey Afrika ve Kıbns gibi önemli yerler fethedildiyse de daha sonra iç huzursuzluklar başladı; yer yer ayaklanmalar oldu ve bunlar Osman’ın öldürülmesiyle sonuçlandı. Bunun nedeni, Osman’ın kendi ailesine mensup olan kimseleri kayırması, bazı yetenekli valileri görevlerinden alıp yerlerine yakınlarını ataması ve bunların da görevli bulundukları yerde halka baskı ve haksızlık yapmalarıydı. Bu konuda yapılan şikâyetlere ve uyarmalara da uymayan Osman, müsteşarlığına atadığı akrabası Mervan’a geniş yetkiler verdi; o da devleti dilediği gibi yönetmeye başladı, birçok haksız davranışlarda ve yolsuz işlerde bulundu. Sonunda Mısır ve Irak’ta ayaklananlar Medine üzerine yürüdüler ve Osman’ın evini kuşatarak halifelikten çekilmesini istediler; Osman bunu reddedince de zorla eve girip kendisini öldürdüler (656). Mezarı Medine’dedir.
Mütevazı, yumuşak huylu ve sessiz bir insan olan Osman, servetinin çoğunu Hz. Muhammed zamanındaki savaşlarda orduya vermiş; birçok hayır işlerinde harcamıştır. Ayrıca I. Halife Ebu Bekir (571-634) tarafından toplanan Kur’an’ı altı nüsha olarak yazdırmış; dağınık sayfaları ve bölümleri yaktırarak Kur’an’ın aslının korunmasını sağlamıştır.
Etiketler: 4 Halife Dönemi, Hazreti Osman, Kuran'ın Yazıya Geçirilmesi
(1258-1326) Osmanlı devletinin kurucusu, ilk hükümdarı. Ertuğrul Beyin oğludur. Babasının ölümü üzerine aşiretin reisliğine geçirildiği zaman 23 yaşındaydı. Çocukluğu, yaşadığı çevrenin sınırlı olanakları içinde geçtiği için kültürel gelişmesini sağlayacak iyi bir eğitim göremedi. Anadolu Selçuklu devletinin son hükümdarı Gıyasettin Mesut tarafından, kendisine Söğüt bölgesinin yönetiminde özerklik tanındığı konusunda ferman verildi. Bağımsız hareket etme yetkisini aldıktan sonra, bölgesinde varlık gösteren Hıristiyan tekfurlarıyle çarpışmaya başladı. İnegöl ve Karacahisar tekfurlarını yenilgiye uğratarak Karacahisar’ı aldı. Buradaki kiliseyi cami haline getirdi ve kendi adına hutbe okuttu. Adalet işlerinin yönetiminde yetki ve sorumluluğu üzerinde tutmak istemediği için, bu görevin bir kadı tarafından yapılmasını uygun gördü. Selçuklu devletinin yıkılması üzerine, 1299 yılında beyliğinin bağımsızlığını ilân etti. Böylece Anadolu’da bulunan öteki beylikler (Karaman, Germiyan, Karasi, Menteşe vb.) gibi, yönetimi altındaki toprakların tek egemeni haline geldi.
Sınır komşularıyle yaptığı savaşlarda kazandığı başarılarla Yarhisar ve Bilecik’i alan Osman I., genişleyen ülkesini, yönetimini sağlamak bakımından «sancak» adı verilen yönetim bölgelerine ayırdı; oğlu Orhan Beyi, kardeşi Gündüz Alp’i ve güvendiği silâh arkadaşlarını bu sancakların yönetiminde görevlendirdi. 1306″da Bursa’nın alınmasını hedef tutan bir seferde kesin bir zafer kazanamadıysa da Uluabat ve Kertel gibi kaleleri aldı. 1314′te Bursa üzerine bir daha yürüdü. Uzun süren bu savaşta, şehrin savunma olanaklarından yararlanan tekfuru yine yenilgiye uğratamadı.
Bursa’yı alma yolundaki son girişiminden sonra, romatizma hastalığı büyük ölçüde arttığı için, Yenişehir’e çekilerek, devlet yönetiminin başına oğlu Orhan Beyi getirdi. Bursa, oğlu tarafından alındığı sırada öldü.
Özel hayatında sefahat ve eğlenceden uzak kalan Osman Bey, ilk gençliğinde tanıdığı, saygı duyduğu Şeyh Edebalı’nın kızı Hatunla evlenmiş; hayatının sonuna değin eski Türkler-deki geleneklere uygun bir alçakgönüllülük içinde halkın arasında kalmasını bilmiştir. Savaşta yılmaz bir atılganlık ve yiğitlik erdemlerinin yanı sıra, hesaplı ve ölçülü davranışları, başarısına yol açan başlıca nedenler ara. sında sayılmaktadır. 27 yıl hükümdarlık yapmıştır. Türbesi Bursa’da, günümüzde Tophane Bahçesi olarak adlandırılan yerdedir.
Etiketler: 1.Osman Kimdir, Osman Gazi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Kurucusu
MURAT II.
(1404 – 1451) Osmanlı padişahlarının altıncısı. Babası Mehmet I. (Çelebi), annesi Emine Hatundur. Doğduğu Amasya’da 1410 yılma kadar kalan şehzade Murat babasıyle birlikte Bursa’ya, 1413′te de Edirne’ye gitti. 1416′da Amasya valiliğine atandı.’ Bu görevdeyken Börklüce Mustafa isyanını bastırmak üzere Saruhan (Manisa) ve İzmir bölgelerine gitme emrini aldı, Amasya ve Sivas kuvvetlerinin başına geçerek bu isyanı bastırdı. 1420 yılında Samsun’u İsfendiyaroğullarından alarak Osmanlı imparatorluğuna kâttı. Bu başarılardan sonra babası tarafından Bursa’ya çağrılan şehzade Murat, Bursa’ya Ulaşıncaya kadar babası ölmüş, fakat ölümü, Murat’ın gelmesini bekleyen devlet yöneticilerince gizli tutuluştu. Bursa’ya varan şehzade, 25 haziran 1421 tarihinde tahta çıktı. Murat II. tahta çıktığında bir yandan amcası Mustafa Çelebi (Düzmece Mustafa) nin ve kardeşi şehzade Mustafa’nın taht iddialarına dayanan ayaklanmaları, bir yandan da Germiyanoğulları, Menteşeoğulları, İsfendiyaroğulları gibi Anadolu beyliklerinin başkaldırmalarıyla uğraşmak zorunda kaldı. Mustafa Çelebi ile yapılan savaş, yeni padişahın zaferi ve Çelebi’nin yakalanıp Edirne’de idam edilmesiyle sonuçlandı (1422). Aynı yıl Bizans üzerine yürüyüp bu ülkeyi 50 günden fazla süreyle kuşattı. Murat II., kardeşi şehzade Mustafa’nın yaklanması durumu üzerine, kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. Mustafa, Karaman ve Germiyanoğullarından aldığı kuvvetlerle İznik’i aldı. İki taraf arasında yapılan çarpışmalar sonucunda Mustafa yenilgiye uğratılıp idam edildi (1423). Anadolu’daki Türk beyliklerini eniden Osmanlı imparatorluğuna katan Mu-at II. 1430 yılında Selânik’i Venediklilerden aldı, 1438′de Macaristan ve Eflâk’e girdi, 1439′-!a Sırbistan’ı istilâ ederek başkent Smenire’yi aldı. 1440 yılında Belgrad’ı kuşattıysa da altı ay süren kuşatma sonuçsuz kaldı. 1443 ılında Osmanlı ülkesine saldıran Haçlı ordusunu Balkanlarda Zlatica geçidinde durdurdu. 1444′te Macaristan’la bir barış antlaşması yapıktan sonra, aynı yılın ağustos ayında oğlu Mehmet II. (Fatih) lehine tahttan feragat ederek Manisa’ya çekildi.
Murat II.’nin tahttan çekildiğini haber alan Haçlılar yeniden harekete geçerek büyük bir orduyla saldırdılar. Durumun kötüye gideceğini anlayan devlet yöneticileri eski padişahı tekrar göreve çağırdılar. Edirne’ye giden Murat II. yeniden ordunun başına geçerek 10 aralık 1444′te Varna Meydan Savaşında Haçlı ordularını ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaşta ölenler arasında Macaristan ve Lehistan (Polonya) kralı Ladislas da vardı. Bu zafer Osmanlı egemenliğinin Balkanlarda yerleşmesini sağladı. Bundan sonra devlet yöneticilerinin ısrarı üzerine ağustos 1446′da oğlu Mehmet’ in feragat etmesi üzerine, Murat II. yeniden tahta çıktı. 1448 yazında II. Kosova Meydan Savaşında Haçlıları bir daha yendi. 48 yaşında Edirne’de öldü, Bursa’ya gömüldü.
Murat II. 1446 yılında hazırladığı vasiyetinde şöyle demişti: «Oğlum Ali yanındaki kabrin katına koyalar. Üzerime bir çâr dîvar (dört duvar) türbe yapalar. Üstü açık ola ki üzerime yağmur yağa. Soyumdan sopumdan her kim ki ölecek olursa benim yanımda koymayalar, katıma götürmeyeler.»
Etiketler: 2. Kosova Savaşı, 2. Murat, Osmanlı İmparatorluğu Yükselme Dönemi, Varna Meydan Savaşı
(571 – 632) İslâm dininin peygamberi Hz. Muhammed Mekke’de doğdu. Mekke’nin ve Arabistan’ın en nüfuzlu kabilesi olan Kureyş kabilesinin Benihaşim (Haşimoğulları) boyundandır. Babası, Kureyş kabilesinin lideri ve Mekke’nin yöneticisi olan Abdülmuttalip’in oğlu Abdullah’tır. Annesi ise yine aynı kabilenin Zühre boyundan Vehb bin Abd Menafin kızı Amine’dir.
Muhammed henüz ana rahmindeyken babası Abdullah, ticaret amacıyla gitmiş olduğu Suriye’den dönüşünde Medine’de öldüğü için öksüz bir yavru olarak dünyaya geldi. Altı yaşındayken annesini de kaybetti; büyükbabası Abdülmuttalip’in himayesine girdi. Sekiz yaşındayken Abdülmuttalip de ölünce, amcası Ebu Talip’in ( ? -619) yanına alındı. 10-12 yaşlarında çobanlık yapmak zorunda kaldı. Bu ağır koşullara rağmen Muhammed mazbut bir hayat sürmekte, dürüstlüğü ve doğıuluğuyle tanınmaktaydı. Bu yüzden henüz gençliğinde herkesin takdir ve saygısını kazanmış, «Muhammed el-Emin» diye anılmaya başlamıştı. Muhammed gençliğinde, ticaretle uğraşan amcasıyla Suriye’ye gitti. Daha sonra Hatice bint Huveylit (555? – 619) adında zengin bir dul kadının, ticarî işlerini yürütmesi için yaptığı teklifi kabul etti ve Hatice’nin ticaretini yönetmeye başladı; bu amaçla Basra’ya gitti. Dönüşünde Hatice’yle evlendi (595). O zaman kendisi 25, Hatice da 40 yaşındaydı. Bundan sonra da bir süre ticaretle uğraştı. Hayatının, evlendikten sonra peygamber oluncaya kadar, ki dönemi hakkında pek az bilgi vardır. Yalnız 40 yaşına yaklaşırken hayatında bir dönüşüm belirtilerinin baş gösterdiği bilinmektedir. Bu sırada topluluktan uzaklaşmak ve vaktinin çoğunu düşünceye dalmak eğilimi kendisine hâkim olmaya başlamıştı. Bu amaçla Mekke yakınlarında bulunan Hira dağındaki mağaraya gider, uzun süre orada kalır, vaktini düşünmekle geçirirdi. Kendisini en çok düşündüren, içinde bulunduğu toplumun durumu, maddî ve manevî çözülmüşlüğüydü.
Peygamber oluşu : Hazreti Muhammed 40 yaşındayken yine Hira dağındaki mağarada bulunduğu ve düşüncelere daldığı bir sırada kendisine ilk «vahiy» geldi. Bu vahiy, Tanrı tarafından Cebrail adlı melek aracılığıyle gönderilmişti ve «ikra’» (oku) diye başlayan surenin ilk ayetleriydi. Bu ayetlerin anlamı şudur: «Yaratan, insanı kan pıhtısından yaratan Tanrı’nın adıyla oku. Oku, senin Tanrın, kalemle öğreten ve insana bilmediğini öğreten en büyük iyilik sahibidir.» Bunun üzerine büyük bir heyecan içinde titremeye başlayan Hazreti Muhammed evine döndü ve eşi Hatice’den kendisini örtmesini istedi. Sükûnet bulduktan sonra olayı eşine anlattı ve vahyedilen ayetleri okudu. Hatice hemen peygamberliğine inandı ve ilk Müslüman oldu. Daha sonra Ebu Bekir (571 . 634), Ali (598 – 661) ve Zeyd’e peygamberliğini açıkladı, bunların hepsi inanıp Müslüman oldular. Güvendiği kimselere peygamber olduğunu gizliden gizliye anlatıyordu. Bu gizlilik üç yıl sürdü. Bu üç yıl içinde vahiy de gelmedi. Üç yıl sonra yine Hiradayken ikinci vahiy geldi. Bundan sonra ölünceye kadar arkası kesilmedi. Hazreti Muhammed de Tanrı’dan aldığı emirle işi gizlilikten çıkararak peygamber olduğunu açıkça ilan etti ve Mekke halkından peygamberliğine inanmalarını istedi. Bu sırada Müslümanların sayısı henüz 40′ı bulmamıştı. Mekke eşrafı ve özellikle Kureyş kabilesinin şefleri Hz. Muhammed’-in bu davranışını önceleri ciddiye almadılar. Fakat özellikle yoksul halk ve köleler arasında Müslümanlık gittikçe yayılıyor ve güçleniyordu.
Bunun üzerine endişeye düşen Kureyş liderleri Peygambere ve ona inananlara baskı yapmaya başladılar. Özellikle Müslümanlığı kabul eden kölelere ve güçsüz kimselere ağır işkenceler yapıyorlardı. Fakat bunlar Müslümanlığı kurtarıcı bir din olarak kabul ediyor; Müslümanlığın insanlar arasında ilân ettiği kardeşlik ve eşitlik ilkelerinin kendilerini baskıdan kurtaracağına, adalete kavuşturacağına inanıyorlardı. Mekke eşrafı ise buna tahammül edemiyorlardı. Ayrıca Müslümanlık onların putlarına karşı çıktığı için hem siyasî nüfuzlarını kaybetmek, hem de Kabe’deki putlar sayesinde elde ettikleri maddî çıkardan yoksun kalmak tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyorlardı.
Etiketler: Hz. Muhammed'in Hayatı, İslam Tarihi, kpss tarih, Müslümanlık
(1326 – 1389) Osmanlı padişahlarının üçüncüsü. 2. Osmanlı padişahı Orhan Beyle Yarhisar tekfurunun kızı Nilüfer Hatunun oğludur. Bursa’da doğdu. Çocukluğunda babasının çevresinde bulunan Çandarlı Kara Halil ve Lala Şahin Paşalar tarafından yetiştirildi. İlk gençliği 20 yıl süren barış dönemine rastladığı için, savaş eğitimi görmeden babası tarafından İznik sancakbeyliğine atandı. Ağabeyi Süleyman Paşanın ve babasının arka arkaya ölümleri üzerine tahta çıktı (1362). Orhan Bey zamanında Rumeli’ye geçilmiş olması Bizans’ı ve Balkan devletlerini kuşkulandırmış; kısa zamanda gösterilen büyük gelişmeler Anadolu beyliklerini de fırsat kollar duruma getirmişti. Şehzadeliğinde, padişah olması düşünülmediğinden, devlet yönetiminde deney kazandıracak çalışmalar yapamadığı halde Bizans imparatorluğu ile Sırp, Bulgar ve Arnavutlar arasındaki yakınlaşmaları iyi değerlendiren bir politika izledi. Bu devletler arasında doğabilecek güç birliğini önlemek amacıyla Edirne üzerine yürüme hazırlıklarına girişti. Fakat Batıdaki bu gelişmelerden yararlanmak isteyen Karamanoğlu Beyliğinin Ankara yöresindeki Ahilerle birleşerek saldırıya geçmesi üzerine 20 bin kişilik bir güçle önce Doğu cephesine gitmek zorunda kaldı. Kısa sürede başarı sağlayarak Bursa’ya dönünce, babasının padişahlığı zamanında başlamış bulunan devletin örgütlenmesi yönündeki çalışmalara hız verdi. Lala Şahin Paşayı başkomutanlık görevine getirerek Anadolu ve Rumeli askerini ayırdı. Sıkı bir eğitim programı uyguladıktan sonra Rumeli’ye geçerek Şahin Paşa komutasında bir orduyla Edirne’yi aldı. Edirne’nin başkent yapılmasından sonra 1. Murat ın Batı cephesinde gösterdiği başarılar Makedonya, Arnavutluk ve Selanik dışında bütün Tesalya’nın alınmasıyla sonuçlandı. Osmanlı ilerleyişi karşısında Bulgar, Ulah, Boşnak ve Macar orduları birleşerek Edirne üzerine yürüdüler (1363). Ama Hacı İl Bey komutasındaki bir süvari birliği Sırp sındığı adı verilen yerde bir gece baskını düzenleyerek, bir çeşit Haçlı ordusu durumundaki düşman gücünü perişan etti; Bulgaristan ve Sırbistan’ın önemli bir kesimi alındı. 10 yıllık bir barıştan sonra düzenlenen bir sefer sonucunda ise 1. Murat Sırp ve Bulgar krallarını büyük vergilere bağlayarak Bulgar prensesini sarayına getirdi. Bu başarılardan sonra Anadolu beylerini Osmanlı egemenliğine bağlamak girişimlerinde bulundu. Oğlu Beyazıt’a, kızını aldığı Germiyanoğlu ile anlaştı. Bu sırada kendilerini, Anadolu Selçuklu devletinin mirasçısı sayan Karamanoğulları, bu girişimlere engel olmak için, 1. Murat’a oğlu Savcı Beyin başkaldırmasından yararlanarak sınır şehirlerini yağma ettiler. Konya yöresinde yapılan savaşlarda Karamanoğullarının ordusu yenilgiye uğratıldı. Fakat bu kez de padişahın Doğudaki savaşlarla uğraşmasından yararlanan Bosna, Hersek, Ulah, Sırp ve Bulgar beylikleri topladıkları 100 bin kişilik bir orduyla saldırıya geçtiler. Bu cephede yapılan savaşlarda da kısa sürede basan sağlandı. Daha sonra Macar, Çek ve Leh ordularının da düşman saflarına katılmalarıyla Kosova Ovasında yapılan büyük meydan savaşında ise Batılılar Osmanlı imparatorluğunun kuruluş döneminin en büyük yenilgisine uğratıldılar (1389). 1. Murat büyük zaferinden sonra Miloş Kabiloviç adında yaralı bir Sırp tarafından öldürüldü. Halk ve asker üzerinde çok iyi izlenimler bırakmış, sevgi görmüş olan 1. Murat’a, bu yüzden halk arasında «Hüdavendigâr» adı verilmiş, keramet sahibi sayılmıştır. Savaş dışında parlak düğün törenlerine, eğlenceye, içki ve kaplıca âlemlerine düşkün olarak bilinmektedir. Memleketin imarı yönünde de çalışmalar yapılmasına önem vermiştir. Bursa’da Çekirge’deki türbesinde (Muradiye) gömülüdür.
Etiketler: Birinci Murat'ın Hayatı
Selçuklu Dönemi medreselerinde süs unsuru olarak taş oymacılık tuğla ve çiniler ilk planda göze çarpar. Medreselerin anıtsal girişleri olan taş kapılarda camilerde görülen aynı özellikler bulunabilir.
Selçuklu medreseleri plan bakımından birbirine benzemekle beraber avlunun üst örtüsünün açık ve kapalı olması yönünden iki grupta toplayabiliriz.
1) Açık medrese
2) Kapalı medrese
1) Açık Medreseler: Anadolu’da kendi grubu içinde bazı farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar eyvanların sayısına, revakların düzenlenmesine, tek veya çift katlı oluşlarına göre ortaya çıkar. Tarihi bilinen en eski açık medrese Kayseri’de Şifahiye Medresesi, Kayseri’de Huand Hatun Medresesi, Konya’da Sırçalı Medrese bu tip medreselere örnek olarak verilebilir.
2) Kapalı Medreseler: Anadolu’da açık medreselerden daha önce görülürler. Yapının merkezindeki büyük salonu örten kubbenin ortasında bazen bir delik bulunur. Bu tipin ilk örnekleri Tokat ve Niksar Yağıbasan Medreseleri daha geç örnekler ise Konya Karatay medresesi, Konya İnce minareli medrese ve Kırşehir’de Caca Bey medresesidir.
Selçukluların doğuda Moğol idaresinde yaşadıkları 12. yüzyıl ikinci’ yarısında sanat yönünden herhangi bir durgunluk görülmemiş, aksine sanat yönünden daha da etkin oldukları göze çarpar. İşte bu sorunlu yıllarda anıtsal medreseler inşa ettikleri görülür. Bu medreselerin planında kesin simetri vardır, bu simetri üzerinde birbirini kesen eksenler üzerinde büyük eyvanlar vardır. Girişe rastlayan eyvan diğerlerine oranla daha büyük ölçüde yapılmıştır. Eyvanların aralarında öğrenci odaları bulunur.
Medreselerin pek çoğunda yapının kurucusunun türbesi vardır. Bu türbeler bazen medrese odalarında, bazen de bağımsız bir türbeye gömülüdür.
Anıtsal medreselerden Erzurum’da çifte minareli medrese (1250) çift katlı medreselerin ender örneklerindendir. Taş oymacılığın en görkemli örneğini bu yapıda görüyoruz. Yapı sur duvarına dayalı olarak iki katlı 4 eyvanlı olarak yapılmıştır. “Taç kapı”da bitkisel motiflerle süslü kompozisyon palmiye motifi dikkat çeker. Araya ejder başı şeklinde son bulan çifte kartal arması yerleştirilmiştir.
Anıtsal medreselerden ikincisi Sivas Çifte minareli medresesidir. (1271) Bu medresenin sadece giriş cephesi ve çifte minareli büyük taç kapısı kalmıştır.
Açık ve kapalı tip medreselerin bir karışımı olarak değerlendirilebilecek Divriği Ulu camisine bitişik şifahanesidir.
Etiketler: Açık medrese, Kapalı medrese, Medreseler, Selçuklu Dönemi Medreseleri, Selçuklular
Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkışından Amasya’ya varışına kadar geçen kısa süre içinde ordu birlikleriyle temas ve bağlantı sağlamış, millet aydınlatılarak dikkatli ve uyanık bir hale getirilmiş, milli teşkilat kurma fikri tüm ülkeye yayılmıştı. Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın bu gelişmeleri artık bir komutan sıfatıyla yönetme ve yönlendirmesine imkan kalmamıştı. Çünkü O, Harbiye Nezareti’nin kendisini İstanbul’a geri çağıran emrine uymamış, inandığı yoldaki mücadelesini sürdürmek suretiyle asi durumuna düşmüştü. Oysa Mustafa Kemal Paşa çok daha önemli girişim ve faaliyetlerde bulunmayı kararlaştırmıştı. Bu nedenle bu girişim ve faaliyetlerini kişisellikten çıkararak meşru bir temele dayandırmayı, milleti temsil edecek bir kurul adına yürütmeyi düşünüyordu. Çünkü meclis kapalıydı. Padişah İtilaf Devletlerinin baskı yaptığı gerekçesiyle 21 Aralık 1918′de Meclis-i Mebusan’ı feshetmişti. Kanunu-ı Esasiye göre meclisin feshinden sonra dört ay içerisinde seçimlerin yapılması gerekirken, bu da yapılmamıştı.
Mustafa Kemal Paşa bu konuda 18 Haziran 1919′da Edirne’de I. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e şifre ile verdiği talimatta; İtilaf Devletlerinin bağımsızlığımızı boğan, vatanı parçalamaya yönelik tutumuna, İstanbul Hükümetinin esir ve aciz durumuna dikkati çekmiş; milletin geleceğini böyle bir hükümete teslim etmenin yıkılmaya mahkum olmak anlamına geleceğini belirttikten sonra, Trakya ve Anadolu milli teşkilatlarının birleştirilmesinin ve milletin sesini gür bir sesle dünyaya duyuracak güvenli bir yer olan Sivas’ta ortak ve kuvvetli bir kurul kurulmasının kararlaştırıldığını bildirmişti. Mustafa Kemal Paşa 21-22 Haziran gecesi yaveri Cevat Abbas Bey’e bu talimatı esas alan bir genelge yazdırmış, 22 Haziran’da şifre ile sivil ve askeri makamlara, ayrıca İstanbul’da bazı kimselere göndermişti. Amasya Genelgesi olarak bilinen bu belgenin esas noktaları şunlardı.
1 — Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.
2 — İstanbul Hükümeti üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememekte, bu durum milletimizi yok olmuş göstermektedir.
3 — Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
4 — Milletin içinde bulunduğu durum ve şartlara göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana duyurmak için her türlü etki ve denetimden uzak milli bir kurulun varlığı zaruridir.
5 — Anadolu’nun her bakımdan en güvenli yeri olan Sivas’ta milli bir kongrenin acele toplanması kararlaştırılmıştır.
6 — Bunun için bütün illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gerekmektedir.
7 — Her ihtimale karşı bu meselenin milli bir sır halinde tutulması ve temsilcilerin lüzum görülen yerlerde seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lâzımdır.
8 — Doğu illeri adına 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse, Erzurum Kongresi’nin üyeleri Sivas genel kongresine katılmak üzere Sivas’a hareket edecektir.
Amasya Genelgesi Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Rauf Bey (Orbay), Refet Bey (Bele) ve Mustafa Kemal Paşanın karargah heyetinde bulunanlar tarafından imzalanmış, ayrıca Kazım Karabekir ve Cemal (Mersinli) Paşaların telgraflı onayları alınmıştı. Amasya Genelgesi, milli kurtuluş mücadelesinin gerekçe ve yöntemini içeren bir program özelliği taşımaktadır. Önce vatanın ve milletin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler ortaya konmakta, ardından da kurtuluş çaresi gösterilmektedir. Vatanın bütünlüğünün tehlikede olduğunu belirten ifadenin, aynı zamanda bölgesel kurtuluşu çare olarak görenlere bir mesaj olduğu söylenebilir. İstanbul Hükümeti’nin güçsüzlüğünün vurgulanmasından sonra, yerine milli bir kurulun oluşturulmasının zorunlu görülmesi, genelgeye bir ihtilâl bildirisi niteliğini kazandırmaktadır. Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararının kurtaracağı ifadesi, genelgenin adeta ruhunu oluşturmaktadır. Bununla milli bağımsızlık ve milli egemenlik fikri vurgulanmış, kurtarıcı olarak Padişah ve Halifenin, güçlü almıştır. Amasya Genelgesi milli bir kongrenin toplanmasını öngördüğünden, milletin birlik ve beraberliğini sağlamada ilk önemli girişim olmuştur.
Mustafa Kemal Paşa genelgeyi gönderdiği İstanbul’daki bazı kişilere mektupla özet olarak şu hususları da duyurmuştu: Sadece miting ve gösterilerin büyük gayeleri hiçbir zaman kurtaramayacağını, bunların ancak milletin bağrından fiilen doğan ortak kudrete dayanırsa kurtarıcı olabileceğini belirtmiş, zaten acı olan durumu tehlikeli şekle koyan en kuvvetli etkinin İstanbul’daki muhalif akımlar ve milli davayı zararlı bir şekilde yüzüstü bırakan siyasi ve milletin aleyhindeki propagandalar olduğunu, artık İstanbul’un Anadolu’ya egemen olmadığını, tabi olmak zorunda olduğunu ifade etmişti.

Amasya Genelgesi
Amasya Genelgesinin yayınlanması İstanbul’daki işgal kuvvetlerinin tepkisini çekmekte gecikmemiş, özellikle İngilizler Mustafa Kemal Paşayı İstanbul’a geri getirmek için İstanbul Hükümetine ötedenberi yaptıkları baskıları arttırmışlardı. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti 23 Haziranda çağrıldığı halde gelmediği, halkı hükümete karşı kışkırttığı gerekçesiyle Mustafa Kemal Paşa’yı görevinden azletmiş, durumu Dahiliye Nezareti’nin gereken illere bildirmesini kararlaştırmıştı.
Mustafa Kemal Paşa Sivas’a hareket etmeden önce, burada aleyhinde bazı faaliyetlerde bulunulduğunu öğrendiğinden, tedbir olarak bu yönde hareket etmek üzere 5. Tümenden bir birlik hazırlanmıştı. 26 Haziran’da Amasya’dan ayrılıp Tokat üzerinden 27 Haziran’da Sivas’a varan Mustafa Kemal Paşa halkın ve ordunun sevgi dolu gösterileriyle karşılanmıştı. Burada karşılaştığı ve kendisini tutuklatmak için Sivas Valisi Reşit Paşayı kışkırtan Elazığ Valisi Ali Galip’i azarlamış, buna karşılık Ali Galip de Mustafa Kemal Paşa’ya verdiği riyakar cevaplarla asıl amacını gizlemeyi başarmıştı. Mustafa Kemal Paşa Dahiliye Nazırı Ali Kemal Bey’in, azline ve emirlerinin yerine getirilmemesine dair genelgesinden buradayken haberdar olmuştu. Buna karşılık Erzincan Mutasarrıflığına çektiği telgrafında, görevine Padişah emriyle atandığını, azliyle ilgili Harbiye Nezaretinden herhangi bir tebligat almadığını, bu nedenle mülki memurların emirlerini yerine getirmeye mecbur olduklarını bildirmişti.
Mustafa Kemal Paşa Sivas’ta teşkilat ve hareket tarzı hakkında gerekli talimatı verdikten sonra 28 Haziran’da Erzurum yolculuğunda adına çekilmiş bir telgraf ulaşmıştı. Bu telgrafta İstanbul’a dönmesi, bu mümkün olmadığı takdirde Harbiye Nezaretinden bir iki ay hava değişimi alarak barış yapılıncaya kadar dilediği yerde istirahat etmesi bildirilmekteydi. Ayrıca Harbiye Nezaretinden de aynı istekleri tekrarlayan ikinci bir telgraf alan Mustafa Kemal Paşa bu telgraflara verdiği cevapta, Anadolu’dan ayrılmayacağını ve görevine devam edeceğini belirtmişti. Ancak gerek Sarayın, gerekse Harbiye Nezaretinin aynı türden telgrafları, onun 3 Temmuz’da Erzurum’a varışından sonra da gelmeye devam etmişti. 5 Temmuz’da Harbiye Nezareti’nin kendisine Padişah adına geri çağıran telgrafına ertesi gün geri dönmeyeceği cevabını vermişti. 8 Temmuz’da Mustafa Kemal Paşa’ya Padişah adına çekilen ilk telgrafta, istifa ederek İstanbul’a dönmesi yabancıların Hükümete baskı yaparak hakkında onur kırıcı bir davranışta bulunmaları ihtimaline karşı tavsiye edilmezken; aynı tarihli ikinci bir telgrafta İngilizlerin bu konuda garanti vermeleri nedeniyle dönmemesi için tereddütü gerektirecek bir nedenin kalmadığı bildirilmekteydi. Ancak İstanbul’un Mustafa Kemal Paşa’yı geri getirmek amacıyla giriştiği bu son çabalar da sonuç vermemiş, bunun üzerine aynı gün görevine son verildiğine dair padişah buyruğu çıkarılmıştı. Buna karşılık hayatının her döneminde meşruluğu ilke edinmiş bir lider olan Mustafa Kemal Paşa 8-9 Temmuz gecesi Harbiye Nezareti’ne ve Padişaha çektiği telgraflarında resmi göreviyle beraber askerlik mesleğinden de istifa ettiğini bildirmişti. 9 Temmuz’da orduya, illere ve millete hitaben yayınladığı genelgesinde de bundan sonra milli gaye için milletin sinesinde bir fert olarak her türlü fedakarlıkla çalışacağını ilan etmişti.
Ancak Mustafa Kemal Paşa’nın bu kararı durumu oldukça nazik bir hale getirmişti. Çünkü o ana kadar Anadolu’daki bütün faaliyetlerini 9. Ordu Müfettişi olarak yürütmüş, emirlerini o sıfatla vermişti. Şimdi ise rütbesiz, yetkisiz sivil bir vatandaş durumundaydı. Kuşkusuz Mustafa Kemal Paşa’nın vatan ve millet yolundaki mücadelesinde bu kadar yardım ve desteğe ihtiyaç duyduğu bir an olmamıştı. İşte böylesine kritik bir anda milli mücadele’nin seçkin önderlerinden Kazım Karabekir Paşa Mustafa Kemal Paşa’yı ziyarete giderek kolordusuyla birlikte emrinde olduğunu bildirmişti. Rauf Bey (Orbay) de eski Bahriye Nazırı sıfatıyla illere çektiği telgrafında Mustafa Kemal Paşa ile birlikte sonuna kadar çalışmaya yemin ettiğini duyurmuştu.
Etiketler: Amasya Genelgesi, Amasya Genelgesi (22 Haziran 1919), Amasya Genelgesinin Esasları, Amasya Tamimi, Mustafa Kemal Paşa
Osmanlı Devleti Ruslarla yaptığı Brest-Litovsk Antlaşmasıyla Doğu Anadolu Bölgesinin toprak bütünlüğünü sağlamış, ancak Mondros Ateşkesiyle savaştan önceki sınırlara çekilmek zorunda kalmıştı. Bu arada günümüzdeki Sovyet Ermenistanında Taşnakların yönetiminde bir devlet kuran Ermeniler bu durumdan cesaret alarak doğu bölgelerimize saldırmaya başlamışlardı. Üstelik Sevr Antlaşmasıyla da Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulması kararlaştırılmıştı. Bu durum üzerine T.B.M.M. Hükümeti Ermenilere karşı askeri bir harekâta girişmeyi, doğu sınırlarımızı Misâk-ı Millî ilkelerine uygun bir şekle getirmeyi kararlaştırmıştı.
Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa bu kararın gereğini yerine getirmek amacıyla 20 Eylül 1920′de harekete geçti. 28 Eylül’de başlayan harekat Türk Ordusunun kısa bir süre içinde Sarıkamış bölgesini, 30 Ekim’de Kars’ı kurtarması ve 7. Kasım’da da Gümrü’ye girmesiyle sonuçlandı. Ermenilerin barış istemesi üzerine önce bir ateşkes antlaşması, daha sonra da 2 Aralık 1920′de Gümrü Antlaşması imzalandı.

Gümrü Antlaşması
Gümrü Antlaşması T.B.M. Hükümeti’nin yabancı bir devletle imzaladığı ilk antlaşmadır. Bu antlaşmayla Mondros Ateşkesiyle belirlenen sınır ilk kez aşılmış, Sevr Barışının geçersizliği fiilen kanıtlanmış, Ermeni sorunu kesin bir çözüme kavuşturulmuştur. Bu harekât sırasında Ermenilerden birçok silah ve cephane ele geçirilmiş, doğuda kazanılan bu zafer Batı’daki mücadeleye büyük bir moral güç katmıştır. Bu sonuç T.B.M.M. Hükümeti’ne ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı Sovyetlerle Kafkasya üzerinden daha rahat bir ulaşım imkânı sağlamış, ayrıca diğer cepheler açısından da bir kazanç olmuştu. Gümrü Antlaşması o sırada Ermenistan’da Bolşevik bir yönetim kurulduğundan yürürlüğe girmemiş, ancak daha sonra yeni Ermeni yönetimiyle imzalanan Kars Antlaşmasına temel olmuştur.
Millî Mücadele döneminde Ermenilerin Anadolu’daki yıkıcı faaliyetleri daha çok Güney Cephesindeki Fransız işgal bölgelerinde devam etti. Ermenilerin bu bölgelerdeki Türk ve Müslüman halka uyguladıkları mezalimin temelinde, Adana ve yöresindeki Ermeni nüfusu arttırarak bölgeyi Ermenistan’la birleştirmek ve böylece büyük bir Ermenistan yaratmak hayali yatmaktaydı. Bu hayal T. B.M.M. Hükümetinin Fransa ile 20 Ekim 1921′de imzaladığı Ankara Antlaşmasına kadar sürdü. Antlaşma işgal süresince Fransızların himayesinde akla hayale gelmedik işkenceler yapan, cinayetler işleyen Ermeni komitecilerini telaşa düşürmüştü. Bu nedenle Ermenilerin büyük bir bölümü Fransız işgal kuvvetleriyle birlikte bölgeyi ve ülkeyi terk etti. Kuşkusuz bu davranış Fransızların da teşvikiyle hesabını veremeyecekleri işkence ve cinayetler işleyen bu insanların suçlarını kabullenmesi anlamına geliyordu.
Nitekim Ankara Antlaşmasının imzalanmasından sonra Mersin’de toplanan Ermenilerle, Fransa temsilcisi F. Bouillon arasındaki şu görüşme de bu tespiti açıkça doğrulamaktadır. Bu görüşmede F. Bouillon’un Ermenilere hitaben-gitmemelerini, Türklerin antlaşma öncesinde yaptıkları fenalıkları affettiklerini ve bu konuda kendilerine güvence verdiklerini, Türklerin öteden beri verdikleri sözleri tuttuklarını, bunun tarihen de sabit olduğunu söylemesi üzerine, topluluktaki Ermenilerden biri ayağa kalkarak kendisine şu cevabı vermişti : “Teşekkür ederiz, bizim için iyilik yapmak istiyorsanız artık bizi himaye etmeyiniz. Eğer siz ve sizin Adana’ya gönderdiğiniz generalleriniz, hükümet memurlarınız bize bu şekilde anlatmış olsalar ve bu ümidi vermeselerdi, bizi birtakım tatlı emeller arkasında koşturacak teşvikamiz sözler söylemeselerdi, biz de Türkler karşısında alnı açık gezecek ve hakiki vatanımıza geldiğimiz zaman, ta asırlardan beri olduğu gibi, yine yan yana ve kardeş gibi yaşayacaktık ve geçinmeye çalışacaktık. Fakat heyhat geçti. Biz Türk vatandaşlarımızın mukaddesatına tecavüz ettik ve evlerini yaktık ve insani olmayan birçok fenalıklar yapıldı. Maalesef bu bir hakikattir. Biz de insanız. Onların yüzüne ne suretle bakacağız. Bakacak yüzümüz kalmamıştır. Bize iyilik yapmak istiyor musunuz, bizi serbest bırakınız. Biz, mazinin acılarını, cezasını affettirmek için ağlayalım”.
Yine Türkiye’de gerçek bir azınlık sorununun bulunmadığını, bunun Batılı devletlerin Türkiye üzerindeki müdahaleci politikalarının bir ürünü olduğunu Babacan adındaki bir Ermeni papazının şu sözleri büyük bir açıklıkla ortaya koymaktadır : “Avrupa diplomatları, siz artık bizim üzerimizden elinizi çekiniz. Sizler himaye tarzında bizlerin işlerine müdahale ettiğiniz müddetten beri ve emellerinize sadık kaldığınızdan beri bütün mevcudiyetimiz tehlike ve ateşe girmiştir ve asırlardan beri yan yana yaşadığımız, nan ve nimetleriyle büyüdüğümüz ve şu suretle müşfikane muamelelerinden daima kuvvet ve feyz aldığımız Türkleri bizimle baş başa bırakınız ve siz artık onların karşısından çekiliniz. Sizin müdahale ettiğiniz zamandan beri büyük felaketler gördük ve Türklere karşı sizin tahrikinizle, sizin teşvikinizle fena hareket ettik ve onların nazarında bihakkın zalim ve onlara karşı mütecaviz vaziyette kaldık”.
Millî Mücadele döneminde Ermeniler İtilaf Donanmasının etki alanı içindeki Karadeniz kıyılarında da faaliyet göstermişler, özellikle kurulması düşünülen Ermeni devletinin Karadeniz’e çıkış kapısı olarak gördükleri Trabzon’un Ermeni nüfusunu arttırmaya çalışmışlardı.
Milli Mücadele’de kuşkusuz ülkesine sadık kalan, onun başarısı için çaba gösteren Ermeniler de oldu. Bu seçkin kişilerden biri de İtilaf Devletleri kontrol heyetinde tercümanlık yapan Ermeni vatandaşımız David Sahakkulu idi. Kendisinin İstanbul’dan deniz yoluyla Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılmasında paha biçilmez hizmetleri geçti. Silah ve cephanenin geçirilmesine göz yumması karşılığında kendisine önerilen parayı reddetti. Her şeyini Türklere borçlu olduğunu, Türk okullarında okuduğunu ve bildiği yabancı dilleri de bu okullarda öğrendiğini, bunu yapmasının görevi olduğunu belirtti. Bu hizmetine de durumun İngilizlerce farkedilmesine kadar devam etti.
Etiketler: Brest-Litovsk Antlaşması, Gümrü Antlaşması, Kars Antlaşması, Milli Kurtuluş Savaşı, Millî Kurtuluş Savaşı'nda Ermenilerle Yapılan Savaş ve Gümrü Antlaşması, Millî Kurtuluş Savaşı'nda Gümrü Antlaşması
Kalkolitik çağ terimi bakırın ilk defa kullanılmaya başlandığı çağı ifade eder. Bu nedenle de bu çağda teknolojik gelişmeler oldu denilebilir. Bu çağda yapı faaliyetleri devam etmektedir. Yapıların temelleri taş, duvarlar kerpiç, üst örtü ise düzdür. Evler birbirine bitişik düzende yapılmıştır. Bu çağda kentin etrafının surla çevrilmesi mimarlık tarihi açısından önem taşımaktadır. Bu çağda teknolojik gelişmeler arasında tuğla kullanımından da söz etmek gerekir. İlk zamanlar güneşte kurutulan tuğla daha sonra pişirilmeye başlandı.
Kalkolitik çağda gelişmiş bir çanak çömlek türü görülür. Hayvan biçimli kaplar yapılmıştır. Bunlar daha sonra Riton diye tanınan kapların öncüsü olmuştur. Anadolu’da Kalkolitik çağ yerleşim bölgelerinden birkaç yerleşim yeri sıralayalım. Beycesultan, Canbasan, lstanbul-Pikirtepe, Karadeniz’de Dündartepe.
Etiketler: Kalkolitik Çağ (Maden-taş Çağı)